Türkiye, Ermenistan’ın soykırım suçlamalarından sonra, şimdi de Yunanistan tarafından kendisine yöneltilen Pontus Soykırımı iddiaları ile karşı karşıya kalmaktadır. 1985’ten bu yana belirli aralıklar ile gündeme gelen bu konu 1994 yılında Yunanistan Parlamentosu tarafından soykırım olarak kabul edilmişti. Parlamento ayrıca 1996 yılında “Ermeni Soykırımını” ve 1998 yılında da “Küçük Asya Elenleri Soykırımını” kabul eden kararlar alarak Türkiye’ye karşı soykırım iddialarını güçlendirme yoluna gitmişti. Yunanistan, 1914 yılında I. Dünya Savaşı’nın başlaması ile Pontuslu Rumların sistematik baskıya maruz kaldığını, 1915’ten itibaren mallarının yağmalandığını ve Anadolu’nun içlerine zorunlu göç ettirildiklerini ve 1918 yılına kadar 250.000 Rum’un öldürüldüğünü iddia etmektedir. 1919’da Atatürk’ün Samsun’a çıkması ile “soykırımın” ikinci safhasının başladığı ve 1923 yılına kadar 100.000 civarında Rum’un daha öldürüldüğü savunulmaktadır. Yunanistan, sonuç olarak 1916 ve 1923 yılları arasında 350.000 civarında Pontuslu Rum’un Türkler tarafından soykırıma uğratıldığını iddia etmektedir. Atatürk’ün Samsun’a çıktığı gün olan 19 Mayıs, Yunanistan Parlamentosu tarafından “Pontus Yunanlılarının Soykırımını Anma Günü” olarak kabul edilmiştir. Parlamento kararı ile resmiyet kazanan bu iddialar sonrasında Yunanistan Türkiye’den bu olayları “soykırım” olarak kabul etmesini beklemektedir. Pontus Soykırım İddiaları Ermeni Soykırım İddiaları ile önemli benzerlikler sergilemektedir. Hem Ermeniler hem de Yunanlar bu iddialarını katliam nitelendirmesiyle I. Dünya Savaşı’ndan sonra yapılan Paris Barış Görüşmeleri sırasında ve Lozan görüşmeleri sırasında Türklerin kendilerini katlettiğini belirtip dönemin politik güçlerini etkilemeye çalışmışlardır. Ermeni iddiaları II. Dünya Savaşı sonrasında yeniden ortaya çıkmış ve 1915 olayları ile Yahudi Holocaust’ı arasında paralellikler yaratılmaya çalışılarak, Türkiye’den tazminat ve toprak istemenin önü açılmaya çalışılmıştır. Yunanistan ise son dönemde Dünya gündeminde daha canlı bir konu olan Ermeni Soykırımı iddiaları ile paralellik kurarak ve Ermenilerin izlediği stratejileri kullanarak uluslararası alanda ve daha sonra Türkiye’de bu iddiaların kabul edilmesini sağlamaya çalışmaktadır. Daha sonraki aşamada ise aynen Ermenistan gibi tazminat ve toprak taleplerinin olacağı anlaşılmaktadır. Ermenistan, Türkiye’nin Doğu Anadolu topraklarını tarihsel sınırları içinde görmektedir. Yunanistan ise “Megali İdea” çerçevesinde Batı Anadolu ve Doğu Karadeniz üzerinde hak iddia etmektedir. Dünyanın pek çok yerinde Pontus Dernekleri ve İnternet siteleri ile bu iddiaları daha geniş kitlelere yaymaya çalışmaktadır. Uluslararası kongreler düzenleyerek tanınmış akademisyenlere bu fikrin benimsetilmesine çalışılmaktadır. Sergilerde kullanılan görsel kaynaklar aracılığıyla ziyaretçilerde Türklere karşı nefret duyguları uyandırılması amaçlanmakta ayrıca “soykırım” anıtları açılmaktadır. Böylelikle, Türk düşmanlığı üzerinden bir kimlik yaratmaya çaba gösterilmektedir. II. Dünya Savaşı sonrasında soykırım iddialarında görülen artışı sadece soykırım kelimesinin literatüre girmesi ile açıklamak mümkün değildir. Bu durumun altında yatan asıl sebep soykırımın oluşturduğu mağduriyetin, mağdur taraf için kazançlı sonuçlar yaratabileceğinin Yahudi örneğiyle ortaya çıkmasıdır. Gerçektende II. Dünya Savaşı sırasında Nazi Almanyası tarafından soykırıma uğratılan Yahudilerin 1948 yılında İsrail Devletini kurmaları uğradıkları mağduriyetten sağlanan bir avantajdır. Özellikle Hristiyan bir ulusun Müslümanlar tarafından mağdur edilmesinin sağlayacağı avantajlardan faydalanmaya çalışılmasına Ermenistan ve Yunanistan iki iyi örnektir. Türkiye, sahte mağduriyetlerden çıkar sağlama peşinde olan bu iki ulusun iddialarına karşı kendini çok iyi savunmalıdır. Bu çerçevede uluslararası alanda yararlanmak için hukuksal ve tarihsel açıdan eksiksiz, delillere dayanan eserler hazırlanmalı, bunların yayınlanması ve tanıtılması sağlanmalıdır. Hazırlanan yayınlar yabancı dillere çevrilmeli ve bu metinlerin yurtdışında tanıtılması için, iyi derecede yabancı dil bilen kişiler bu alanları çalışmaya teşvik edilmelidir. Üniversitelerin yüksek lisans bölümlerinde, bu konunun gerek tarihsel gerek hukuksal boyutlarının incelenebileceği yeni bölümlerin kurulması çalışmalardaki bilimselliğin artmasını sağlayacaktır. Bu tarz suçlamalar karşısında, politik anlamda daha ciddi ve sürdürülebilir tepkiler verilmelidir. Bireysel tepkilerden ziyade iyi organize edilmiş kolektif tepkiler güçlü lobi faaliyetlerine karşı dayanma şansı elde edecektir. |